28 Aralık 2009 Pazartesi

Benim olmalısın Paolo :)



Her sebeple kitap aldım ben, hep alırım. Hiçbir şeyin korsanı konusunda bu kadar hassas değilim, gider Dost'tan İmge'den alırım, acımam verdiğim paraya. Eskiden Bilim&Sanat Kitabevi vardı, oradan da alırdım, dayanamadı o piyasanın durumuna, kafe yaptılar, neyse...

Mesela bazen ismine aşık olurum kitabın ("İnci Gibi Dişler"i öyle almıştım), bazen kapağına (Kemal Özer'in bi şiir kitabını da böyle almıştım)... Bazen elime geçen kitabın sadece arkasını okur alırım, bazen Dost'ta bitiririm neredeyse kitabı... Hiç ayırmam yerli yabancı diye... Konuyu da ayırmam (kişisel gelişim kitaplarını sevmiyorum, mecbur kalmazsam okumam).

Hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yaptım: "yazarı ne kadar hoşmuş" diye kitap aldım :))
Kitap ekini okuyordum, sanırım Cumhuriyet'inkini. Allahım o ne güzel bir şey öyle, zaten adamın İtalyan olmasından belli :) Adam dediysem arkadaş genç daha: 82li...

Allahım neden bizim böyle hoş yazarlarımız yok (Kürşat Başar'ı saymıyorum), sonra yakışıklı diye Tuna Kiremitçi'yi sunuyorlar bize. Gerçi bizde hoş adam yazar olmaz, bırak yazarı dahi anlamındaki "-de"yi bile ayıramaz.

Ooof ooof yaaa!



(Kitabı okumaya bile başlamadım daha, elimde çok kitap var, bitirince onunla ilgili de bir yorum yazarım)

11 Aralık 2009 Cuma

Hastalığımda ilgilenmeyen, sağlığımda çok çeker benden!



Her şey salı günü oldu...
Pazartesi akşam biraz üşümüştüm; ama insan kendine iyi bakarsa hasta falan olmuyor bence, direnmek lazım.

Gittim salı günü 20lik dişlerimin iki tanesini aldırdım. Bir tanesi normal çekim, diğeri yarı gömülüymüş, ameliyatla aldılar. O sırada her şey normaldi. Çenem uyuşuktu, doğal olarak bir şey hissetmiyordum. Ağzımı kapatamadığımı da çok geç fark ettim, o soğukta boğazıma boğazıma esti rüzgar.
Akşam hem ağrı hem de boğazımda acı başladı. Burnum da akıyordu tabii. Ama neyse ki uyuşukluk geçmişti, burnumun aktığını hissettiğime şükrettim. Tabii şöyle güzelinden kırmızı et, sulusundan meyve yiyemeyince sonuç hastalık oldu.
Yanağımdaki şiş de, morluk da çok önemli değil; ama öküsürürken dikişlerim acıyor :(

Gelelim olayın sinir durumuna:
3 gündür evdeyim. Annem 3 gündür evde yok! Kadın hiçbir kursunu asmadığı gibi önceden plan yapmıştık diye gezmeye gidiyor. Hasta olduğunda annen ilgilenmeyecekse, iki nazını çekmeyecekse ne anlamı var aileyle yaşıyor olmanın. (Sabahın 9'unda sokağa çıkmaz ki insan, ben "bedava kahvaltı var" deseler kalkıp çıkmam o saatte...)

Dün akşam sofrada patatesleri ağzımın bi tarafını kullanarak çiğnemeye çalışırken şöyle dedi: "aaa keşke çorba yapsaydım sana".
Keşke anne, keşke...

Teyzem karşı komşumuz bizim, sabah yataktan kalkamamışım daha, bana sesleniyor "ben teyzene çay içmeye geçiyorum" diye, "eee anne çay demleseydin" dedim, "çıkacağım birazdan işim var, bi çay içeceğim" diyerek gitti.
Hadi kahvaltı hazırlamadın, insan bi çay koyar di mi ocağa!
Yok kardeşim bu annelik içgüdü falan değil, insan bu role uyduruyor kendini. Anaçlık da bir kişilik özelliği, herkeste olacak diye bir kural yok!

Demledim çayımı içiyorum, kahvaltımı yaptım, ilaçlarımı da içtim. Akşama kadar iyileşip Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserine gideceğim. Çok hırs yaptım!

Sonradan aklıma gelen ayrıntı: Şube müdürümü aradım sabah, "ben gelemeyeceğim" demek için, sesimi duydu, ben daha bir şey demeden, "iyileşmediysen gelme" dedi doğrudan. "Ben de onu diyecektim" dedim. "Bir şey lazım mı, hastaneye falan gitmen gerekiyor mu, araç göndereyim mi?" dedi. "Dinlensem yeter herhalde" dedim.
Ne garip la bu hayat!!!

3 Aralık 2009 Perşembe

Kontrbas


"Merak edeniniz var mı bilmiyorum" diye başlamıştım bunu yazmaya unusual sordu :)
Merak eden ve etmeyen herkes için yazıyorum; içimde çalan kontrbaslar sustu... İçimin titrediği o anlardan oldukça uzağım. Bir aşkın yamacına kadar gelip, tırmanıştan vazgeçmek, benim için çok alışıldık değil aslında. Dağ kolay bulunmuyor bu devirde. Gelgelelim zirveyi bulamayacağım tırmanışa da kolay kolay girişmem.



Demem o ki; bu devirde aşık olmak zor. Şiirler var, şarkılar var, hatta "romantik-komedi"li filmler var. Ama "Ankara'da aşık olmak zor iki gözüm"...


Kendimi korumaya aldığım o kararı hatırlıyorum. Tamamlayamadığım bir tırmanışın düşüşündeydi (nitekim bu tırmanışın inişi yoktur, yalnızca düşüşü vardır).
O gün bugün içimdeki orkestra zaman zaman sakin sessiz melodiler tutturdu. Ta ki o "kelebek avcısı"yla vakit geçirmeye başlayana kadar. Orkestra yeni bir senfoni çalmaya koyuldu ve ne zaman kontrbaslar girdi o akışın içine, yamacın ucunda buldum kendimi...

Görünce içim titredi, yüzüm aydınlandı. Sohbetinin tadı damağımda kaldı. Hep güzel davrandı hep güzel konuştu...

Ama içimdeki kontrbaslar sustu işte! Daha dinletemeden, sustu, bitti...
İçimde havalanıp da yüzümü güldüren kelebekler öldü...
Bitti, başlamadan daha...

"Bazen hiç başlamaması bir gün bitmesinden iyidir; çünkü bir beraberlik yaşlanırken, bir terk ediş gençleşir..."

* * * * * *

Bir ovadayım şimdi...
Ankara Ovası gibi...
Kendimi ait hissettiğim, huzurunu bildiğim, tanıdık bulduğum bir ova. Aslında yepyeni; ama güzel bir tadı var dilimde içimde büyüttüğü meyvelerin...

Bir aşkın heyecanından dinginliğim uğruna vazgeçtim. Kontrbasçıları ben susturdum...
Şimdi yeni bir müzik zamanı!

4 Kasım 2009 Çarşamba

Yarına hayırlısı!

Keşke heyecanı betimlemenin yazı dilinde bir karşılığı olsaydı...
Ve keşke heyecanı bir kavanoza koyup uzun zaman saklayabilseydik...

Hani Dumbedore'un "düşünseli" var ya, onun gibi, heyecanın bir tutamını alıp izletebilseydik keşke istediğimize...

15 Ekim 2009 Perşembe

Kopacaksın içimden...

























Dökülmemiş yapraksın sen
Çoksun
Kupkurusun
Daldasın daha...

Elbette esecek bir rüzgâr
Belki hafif
Belki sarsıcı...

Ezecek birileri düşünmeksizin
- Geçmişimi -
Hışır hışır...

Belki bir yağmur yağacak
Sessizce sürükleneceksin
Kalbimin oluklarından
Şehir kanalizasyonuna...

Döküleceksin daha
Dilimden
Dalımdan

10 Ekim 2009 Cumartesi

Sarısız lacivertsiz :/

Ligin ortasındaki milli maçları sevmiyorum, lig ara verince olan milli maçları seviyorum. Fenerbahçe'yi izlemek dururken Fatih Terim'i izlemek hiç güzel bir şey değil!!!
Milli maçı Fatih Terim'den ibaret düşünmek de hoş değil aslında; ama o geldi geleli keyif vermiyor bana takımı seyretmek...

6S maçına gidemeyeceğim de bugün itibariyle kesinleşince, İstanbul'a gidemeyen arkadaşlarla ortak bi' maç izleme etkinliği hazırlamak lazım şimdi, of yaaa :/

5 Ekim 2009 Pazartesi

Karmakarışık içim...

Bunalıyorum: Çalışamıyorum tez mez...

Sıkılıyorum: Vermişim mis gibi 10 kilo, takıldı ya! 11 oluyor, hemen geri 10'a dönüyor. Hırs yaptım, 2 haftada kırıcam bu şerefsiz 10 inadını! (Ah doktor ah, beni de şu kilo muhabbeti yapan kadınlara benzettin ya, alacağın olsun!)

Hayal kırıklığına uğruyorum: Kendisinden korktuğum; ama yazdıklarına bayıldığım adam "takdir" yerine "taktir" yazmış. Hem de iki kere... "Yapmaz" dedim; ama yapmış! Eee uyaramam da, lan ne pis bişi bu iletişimsizlik!

Mutlu oluyorum: İyi ki Fenerbahçe var, çubukluna kurban :)

Heyecanlanıyorum: GAZİANTEP-ADIYAMAN-ŞANLIURFA-DİYARBAKIR-MARDİN 4 gün/3 gece :)

Özlüyorum: Kırgınlığımı unutup, tüm eskileri...

Tutuyorum kendimi: Sevilmeden sevmeyeceğim.

Temizliyorum: Telefonumdaki kullanmadığım tüm numaraları.

Dinliyorum: Soner Sarıkabadayı'nın yaptığı tüm şarkıları...

28 Eylül 2009 Pazartesi

Ahımı alma, sakın!

Biri beni tutsun lütfen!

Farkındayım aslında olanların; ama engelleyemiyorum kendimi. Hüzün hali sarıyor beni, duruldum durulacağım. Sonbahar geliyor diye, mevsim geçiyor diye, eh ufak tefek gerginlikler de cabası.

Mesela vazgeçesim geldi bugün, yine "acı çekmeyim" sendromu bu, biliyorum. Yetmedi yine gülücüklü sözcükler, yetmedi bana kimse, bırakıp gidesim, yatağıma yatıp günlerce çıkmayasım geldi.

Sakinleştiriyorum kendimi...

Madem herkes gibiyim, herkes gibi olayım öyleyse değil mi?
Törpüleyim bana ait özellikleri, "tek tip"lerden olayım. Değişim açılımı yapayım kendime!!!

Öyle ağız dolusu bağırasım var:
Lanet olsun...

7 Eylül 2009 Pazartesi

Söyle de, biz de bilelim canım :)

Benim yengeç yanım ağırdır. Yengeç olan bilir, pis bir melankolimiz olur bizim. Dengesiz yanımız ve akıllara zarar bir hayal gücümüz...

Ben mesela acayip hayal kurarım, yürürken, yemek yerken, müzik dinlerken... Hayal kurmuyorsam takmışımdır bir şeye dönüp dolaşıp onu düşünüyorumdur. Şu teknoloji olayından biraz uzak kalsam filozof bile olurum, o kadar yani :) Filozof olsam yazarlardı arkamdam, "kalorifer başında sabahlara kadar yazdı" diye, neyim eksik soba başında yazan Descartes'tan :)

Gerçi mektup yerine, aklımdaki öyküleri, romanları yazsam yazar olurdum en azından... Hem filozof olmaktan daha çok para kazandırırdı hem de "içimde ne varsa dökeyim, gözüm açık gitmesin" psikolojisinin popo kaldırma etkisinden kurtulurdum, mis gibi olurdu... Herkes geri versin mektuplarımı bakayım :)

Neyse ben bazen olayları da kurarım. Çok dikkatli gözleyince, bazen gereksiz tesadüfler birbirine bağlanabiliyor... (Hey gidi koca Hume, sen dedin de biz dinledik mi?)
Bazen böyle yeterince derin olmayan akıllara, derin anlamlar yüklerim gereksiz. Kast edilenin peşine düşerim, her şey yeterince sığ iken oysa...

Kurgu sağlamsa, hele olay örgüsü benle ilgiliyse al başına belayı :) Bu örüntüler ağı sarpa sarabilir. Bazen en sıradan olay bile beni dünyanın merkezine oturtur, dünya etrafımda döner, algılayana kadar çeker de çekerim.

Sözler ok gibi (ney gibi? :P) saplanır içime, işin ucunda bir sevdiğim varsa. Hayır, doğru yere nişan da alınmadıysa sağa sola saplanır gereksiz yanar canım. Nişan tabii ki alınmaz; çünkü olay örüntüsü benimdir, başkasının haberi yoktur. Öyle karışık bir hal yani :)

Ama anladım ki bu bana özgü bir durum değil, yengeçlikten... Kuran kuruyor anacım, durum bu! Yani hayatımda en son yapacağım şey içten pazarlıklı olmaktır, benim dilime vurur, olmadı kalemime, hadi olmadı buradan okunur. Ah ah Mustafa Abi okuyorsan, sen anlat bu yengeçliği. Kendine dünya kurup, sonra onu yıkan bizi :)

Çabalamadığım bir şeyin, bilinmesi nedir? Kurgudur, yengeçliktir, bana benimki gibi bir tavırla karşılık vermektir, ki hakikaten karşıda olan olunca komik oluyormuş :)
Hayır varsa bir yapılmaya çalışılan benim haberim yok, o açıdan yani...

* * * * *

Geçmiştik değil mi o sayfasını ömrümüzün?
Kapatmıştık sanki, yazılıp çizilip karalanan o sayfasını bu defterin...
Ben durup durup geri açtım mı? Ne yalan söyleyim, çoook.
Ama sonra okuyacaklar birikti, geçti gitti..

Alınmayalım üstümüze otu boku, kurmayalım, kurgulamayalım, boşa harcanmayalım...

28 Ağustos 2009 Cuma

Tadım tuzum sensin benim!!!

Neden yapmayı - bir şekilde - ertelediğim şeyler bana vicdan azabı olarak dönüyor?

Ve neden bu kadar kötüydü takım bu gece?

Yapma Fenerbahçem yapma, tat veren bir tek sen varsın bu hayatta; gerisi hikaye, gerisi uydurma....

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Gidenlerden, bir tek seni bana ekledim!!!

Gidenlerin hepsine kızgınım, evet! Geri dönerlerse hepsine bir çift lafım var. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak elbette. Dönmezlerse de hiiiç umurumda olmaz, o ayrı.

Ama sen gelirsen var ya...
Ağzımı açıp tek bi' sitem etmem ben.
Kim ne derse desin, neyi hatırlatırsa hatırlatsın. Kim bana "kendine yapma bunu" diye kızarsa kızsın.
Yüzüne kapanıp ağlarsam da şaşırma, bozulma. Kimseye tam anlamıyla anlatamadım içimdeki yerini... Özlemini... Şimdi öyle büyüyor ki gün gün; sesini duymasam olmaz, duyunca katlanamıyorum.

Ve inan, bu işin sonunu merakla bekliyorum!

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Ters Şeyler Bunlar...

Ne anlatayım?

"İkoncan"lar mekanı Alaçatı'da yaptığım güzel tatili mi? Duymazdan ve görmezden gelmeye çalıştığım; ama kaçamadıkça küfürler saydırdığım haberleri mi? İçimi saran tez sıkıntısını mı? Sevdiğim arkadaşlarımın düğün heyecanını mı?

Neyi anlatayım?

Gidemediğim ama yüzümü güldüren Fenerbahçe maçlarını mı? Yemek isteyip isteyip de kendimi durdurduğum çikolataları mı? İradenin gururunu mu, direnişin yoruşunu mu? Okumak isteyip de biriktirmekle yetindiğim kitapları mı?

Nasıl anlatayım uykusuzluğumu?

Kendime sakladığım, bahaneler uydurduğum, özleme değil meraklanmaya yorduğum, "anlatıp da içimde büyütmeyeceğim" diye sustuğum, günlüğüme yazıp yazmamakta kararsız kaldığım, uyanıp hatırladığım, yerken hatırladığım, yürürken hatırladığım, dururken hatırladığım, durup dururken tıkandığım, ağlamadığım, ağlamadığım, ağlamaklı olduğum anları...

Nasıl anlatayım ki çaresizliğimi?
İşte Ümit Yaşar
İşte Werther

İşte şiirler...

"Aykırı anlamlar arayıp durma
güz biter sular köpürür de
kapanmaz gülüşünün açtığı yara
uçurum olur cellat olur her gece"

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Heyecan Silsilesi

Yazın bunaltan sıcağında deli bir yağmur...
Beyaz - pembe kıyafetler...
Sarı bir şemsiye...
Diz dize vermiş sessiz sessiz konuşmalar...
Ağaçtan düşen, yapraklar böcekler, üstünden silkelemeler...
Yakın temas...

Yağmur hiç bitmese olmaz mı?

Gözlerimin içi gülüyormuş, öyle dediler. "Her zamanki halim" dedim (çok şükür!).
Bilmiyorlar ki içim gülüyor, gözler kalbin aynasıdır!!!

* * * * * *

UEFA Avrupa Ligi 3. ön eleme turu ilk maçı perşembe günü...

* * * * * *

Pazar da tatile çıkıyoruz :)

* * * * * *

Hayatımın en güzel yazlarından biriydi diye hatırlayacağım bu yazı, işte buraya yazıyorum!!!

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Gözlerim parlıyor bu gece....

Cır cır böcekleri ötüyor :) Onca trafiğin içinde nasıl bir dirençtir bu, nasıl bir inattır! Şehrin ortasında...
Farkındalar mı acaba, sesini açtım müziğin? Umurlarında mı acaba?

Duyuyor mu acaba insanlar, onca gürültünün içinde öten cır cır böceklerini?
Umurlarında mı acaba?

Benim de cır cır böceklerim var, karnımda bir yerlerde, duyabilene aşk olsun!

16 Temmuz 2009 Perşembe

...düş...

Yok yok yok...

Senden bir tane daha yok!
Gibisi de yok!
Düş gözümden artık, düş.

Aptalca bir şey yap, düş...
Ben düş'tüm zaten!

& & & & & & & & &

*"karmaşıktı duygularım
ne sen varsın ne ben varım
anlatılmaz bir düş gördüm
ellerimde güzel yüzün

bıçak sırtı uykularım
ne sen varsın ne ben varım
anlaşılmaz bir düş gördüm
her şey elimden düş-müş gördüm

dağılıp parçalansam da
derinden yaralansam da
uzun bir yol dönüşünde
çok şey yarımdı içimde

aman, oraya da gitsem bu kadar
buraya da gelsem bu kadar"

*Zuhal Olcay / Aşk'ın Halleri
Düş-müş

7 Temmuz 2009 Salı

"Rüzgar kanatlı atlılar gibi..."

Doğum günüm şerefine şımarsam olmaz mı biraz?
Sevildiğime, sevdiğime sevinsem... Sanal ya da gerçek gülücüklere boğulsam... Her telefon titremesinde "bu sefer kim" diye biraz meraklı, biraz hevesli keyiflensem...
Oyunlar oynasam, pastalar üflesem, raslantılara şaşırsam, yazılanlara duygulansam...
Sarılışlarla hayata sarılsam...

Bu gün şerefine biraz kendimi beğensem, "var mı ayol benden daha bir tanesi" desem...

Kelimelerle içime içime işledi sevdiklerim...
Ve daha güzel bir hediye var mıdır sevilmekten başka? Dahası, daha güzel bir hediye var mıdır, bütün o övgü sözlerinin dışında, anlaşılmaktan başka?

Ben yanlış anlatmıyormuşum, anlayan anlamasını bilmiyormuş meğer!!!

"Bendeki senden bahsedeyim biraz. İlk aklıma gelenlerden, mesela doğallığın, içtenliğin, sıcaklığın, güzel gülüşün, güzel düşünüşün, cesaretin, paylaşımcılığın, son dakika planlarin, geldiği gibi yaşaman, gittiğinde düşünmen, yine düşünmen ama hep düşünmen, sevdiğini, sevmediğini, hayatı, gerçeği, hayali; ve gülmen bir defteri daha kapatırken, ve gülmen tam ihtiyaç duyulmuşken, ve gülmen bu yazdıklarımı okurken…

Ve gülmen, bir yaş daha hem yüreğine oturmuş, hem seni kuş gibi hafifletmişken…


/…/


Hep gül, hep böyle güzel kal. Yaş dediğin nedir, biri gelir biri geçer; hayat kalır ve bir insana bu kadar mı yakışır?"

Çok eskiden söylediğim gibi;
"Var olmak algılanmaksa
Muhtacım bir ömür!"

28 Haziran 2009 Pazar

Yok Edebilirim!

Pis bir ağrı...

Düşünmemeye çalışarak geçirmeye çalışıyorsun. Düşünmemek mümkün mü? Yok!
Diyorum ya pis bir ağrı;

ağlatan adet sancısı gibi...
kusturan migren ağrısı gibi...
oturtmayan bel ağrısı gibi...
bitmeyen böbrek taşı ağrısı gibi...

Peşinden iyi bir şey gelmeyecek besbelli; ama olsun! Güçlü bir ağrı kesici alıp bekliyorsun, mümkünse biri sana morfin yapsın istiyorsun; ama beklemekten başka çözüm yok. Uyuştuğun anda uykuya dalacaksın, uyku iyi...

******

H: Varken... Yok muymuş? Olabilir...
T: Olabilir mi gerçekten?
H: Var etmek için bu kadar çok savaşmak, var edebilmeye inandığımızı kanıtlıyor... Yok edebilmeye daha çok inanıyorum. Şu an "sil" tuşunun ucunda...
T: "Sil" tuşuna basmak kadar kolay olmuyor silmek...
H: Bazen...

******

Sakin...
Geçecek...

23 Haziran 2009 Salı

Yetmez(mi?)!

Biri var.
Sadece bir kez sarılsam bile yeter...

Biri var.
Meraktan öldürüyor beni...

Biri var.
Tek bir sözüyle çözülebilirim aslında...

Biri var.
İçimdeki sevgiyi-öfkeyi çözemiyorum...

Biri var.
Bütün umutsuzluğuma sebep...

Biri var.
Kimsenin kırmadığı kadar kırdı beni, susuyorum...

Biri var.
Aklımda...

17 Haziran 2009 Çarşamba

hoşça kal

"Bazı şeyleri (belki, her bir şeyi) yaşayıp bitirmek gerekir; yoksa, yaşanıp durdukça, bayatlarlar."

kısaca "ölüm taç giydirir" diyor üstad...

Diline,
yüreğine,
kalemine

hayran
sağlık
kuvvet

.
..
...

9 Haziran 2009 Salı

Sokmasan o kibar burnunu bu işlere...

Şimdi kızımızın gönlü yok aslında, biraz boşlukta. Oğlumuz çapkının önde gideni, uçanla kaçanda şansını deniyor. Haliyle kızımızda da deniyor.

Kızımız sanıyor ki, o tavırlar kendine has, denesem mi modunda. Kızımızı uygun şekilde uyarıyoruz, biraz da mecburiyetten. Saf biraz çünkü. Muhabbet denk geliyor. Arkadaşlık görevi ya korumak! Ama aslında biliyoruz ki, bu işlere burun sokulmaz; bi yandan da birebir yaşanmış olaylar var, iki gün sonra ağlarken sormaz mı "bunca bariz şeyi bana niye anlatmadınız, aşık bile değildim" diye. Amaç oğlumuzu def etmesi değil aslında, gözünü açık tutması. Belki oğlumuz da hakikaten aşık olacak. Kendini erkenden çok kaptırmasın...

Neyse şimdi gidip, "sen ona buna asılıyor musun, bak böyle böyle olaylar yaşanmış" diyen kızımızı oğlumuz ikna edeblir mi?
Bence evet!
Hangi saf, evet ben yavşağın biriyim der ki. Bunu soran saf kızımız uygun kelimelerle ikna edilir, hatta mümkünse araya fitne sokulur...

Bindik yine bi alamete, gidiyoruz kıyamete...

24 Mayıs 2009 Pazar

Kelebek Etkisi

Sıradandı belki...
Öylesine!
Belki de içten döküldü dilinden...

Bir kelimenin (c a n ı m) içimde fırtınalar koparan etkisi mi demeliyim?
Hayır!
O kelimeyle bütünleşen bakışlar...
O kelimeyle bütünleşen gülüşler...

Bal gibi de biliyorsun içimden geçenleri.
%100 eminsin hatta.
Hoşuna da gidiyor biliyorum, kekeleyen dilim, takılan kelimelerim.
Bunu bana yapan kimse değil, sensin, ne övünç!

Hiçbir şey olmadan, aynen böyle devam edecek her şey, farkındayım.
Öyle de olsun zaten.
Tek bir adım bile geri gitmeyecek, bir milimetre bile ilerlemeyecek!
Sen karşımda oturacaksın ya da aslında ben senin karşında, kaldırıp başımı bakamayacağım yine yüzüne utancımdan, yine her bakışımda durduramayacağım dudaklarıma yüklenen gülümsemeyi...
Dilimden tek bir kelime dahi dökülmeyecek haddini aşan. Ne zaman dökülürse gözlerimden, kapatacağım...

Aynen böyle olacak ve farklı hiçbir şey olmayacak farkındayım.
Öyle de olsun zaten.
Ellerine bakacağım, harflerini takip edeceğim...
Gözlerine bakacağım, ışığını takip edeceğim...
Susacağım sessizliğinde, asla bir konuşmayı başlatan olmayacağım...

Her görüşümde seni, uçacak o kelebekler, vuracaklar yine kanatlarını içimin duvarlarına!
Yine, sadece tek bir saniye bile olsa, gülünce kısılan o gözlerine takılacağım.
Tek bir saniye bile olsa unutacağım her şeyi...
Tek bir saniye bile olsa hayalini kuracağım sarılışının...

Kelebekler çok...
Kelebeklerin ömrü kısa...

(Sıradandı belki; ama içten olduğunu düşündüm işte!
İyelik ekini sahiplendim...
Benimsin sen...
Benimdin sen o an...)

Yine de farklı olmayacak hiçbir şey, biliyorum.
Gel dediğinde geleceğim sorgusuz sualsiz.
Git dediğinde acıyacağım suskunluğuma...

Ve bir gün sen gideceksin,
ve kelebekler ölecek...
- Ölsünler de zaten. -

Canındım ya ben o an, öylesine bile olsa....

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Akıllı kadının başı, erkeğin omuzuna ağır gelir...

Anneannem aklının dibini belli etme der hep. Hem deliliğini belli etme demek bu hem de akıllılığını...
Bırak seni salak sansınlar...

Hele ki bir erkeğin karşısındaysan, bildiğin her şey ukalalık demek. Hafif kıracaksın boynunu, büzeceksin ağzını, en saf bakışını takınıp "bu neeee?" diyeceksin. Senden güzeli, senden açmamış gül goncası yok o an...
Hangi erkek ister ki kendi ayakları üzerinde sağlam sağlam duran kadını? Kim ister gerekirse "yalnız" da yaşayabilecek olanı.
Bi' acizlik olacak, erkek güçlü kollarıyla sarıp sarmalayacak, kadın "kahramanım sensin benim" diyecek.
"Sen olmasan bir hiçtim!"

Yoksa "feminist" misin sen de?

Bürüneceksin kızım rollere; anlamamış gibi yapacaksın, duymamış gibi yapacaksın, görmemiş gibi yapacaksın, unutmuş gibi yapacaksın... Yapacaksın da yapacaksın...
"Bu hatun benden akıllı" demeyecek karşıdaki asla.
"Bu kız fazla akıllı!"

Suç çünkü bu!
"Sen de biraz kadın ol" diye öğütleyecek büyüklerin, "sen de biraz hanımefendi ol"...

Üflesen uçacak gibi olmak; "zariflik", "kadınsılık" demek çünkü...
Erkeklerin kendi aralarındaki imaları anlamak, hele hele dile getirilmeyip, "yanımızda bir bayan olmasa ben bilirdim diyeceğimi" başlığındaki küfürleri anlamak hayal kırıklığı... "Senin gibi bir hanımefendiden hiç beklemezdim" demek o hayalkırıklığının Türkçe'deki karşılığı...

Adam küfretsin, o beyefendiliğinden bir şey kaybetmez; çünkü dile getirilmeyen küfür küfürden sayılmaz.
Ama sen anlarsan, kimbilir neler yaşadı bu "karı" olur adı...























Ben yaptım dün;
"göremiyor olamazsın, bak bakalım kaç tane"
"sayıyorum sayıyorum 5 işteeee" (kendi ağzımı kırabilirim evet)
"yani mümkün değil; ben görüyorum, sen o kocaman gözlerle göremiyorsun, alla allaaa" (gözlere derin bir sorti yapılır bu sırada; ben "saf"ımdır, anlamam)
"dur dur bulurum şimdi" (hâlâ safım burada, gözümün önünde işte)
"hadi bakalım, ben bulacağına eminim" (yavrucum sen beni desteklemesen yüreklendirmesen ben nasıl bulurum onu, sen olmadan nasıl yaşamışım bunca sene?)
"aaa işte orada, nasıl göremedim beeeaaan"
"gözünün önünde duranı bunca zaman nasıl göremedin, anlamıyorum" (ben hâlâ safım, hatta malın önde gideniyim)
"ama saklanmış gibi baksana, ehi ehi ehi"

adamın hoşuna gitti be bu, ben bildiğin dünyanın en gerzek hatunu gibiydim; ama bu onun hoşuna gitti...

Hanımefendi oldum ben de, kadın oldum işte!
Nasıl, güzel değil mi?

28 Nisan 2009 Salı

Y O ğ U n

ve işte tek bir gülüş çözüyor tüm buzlarımı...
gül
-üş

neler biriktiriyorum içimde
ne
söz
öz
-ler

kağıtlara çiziktiriyorum dalgalarımı
oraya buraya
orada burada
her yer
çiz
-ik

oluyorum
aşık
oluyorum
oluyorum
soluyorum

geçiyor hepsİ ve her şey

gül
-üş

25 Nisan 2009 Cumartesi

DUR'dum!


Ne zamandır içine düşemedim bir Nutella şişesinin... Doya doya yemedim kocaman bir çikolatayı (ya da bir sürü çikolatayı).

Durmam gerikiyordu, durdum, atmadım kendimi yola, bile bile "o araba" gelene kadar karşıya geçebileceğimi.
Durdum sakince, yeşil ışığı bekledim...

















Almadım elime telefonu, basmadım yazdığım e-postalardan sonra "gönder" tuşuna.

Durmam gerekiyordu, durdum.
Elime fotoğraf makinemi alıp çıkmadım sokağa. Bahar geldi, yine de yapmadım.

_______Kendimi acıtmaktan vazgeçtim.

Aramayanları aramadım, sormayanları sormadım; bunlar canımı yaksın istemedim, üzerine düşünmedim...

Sarılmaya ihtiyacım vardı, tuttum kendimi, doyurmayanlarda teselli aramadım.
Kimseye de sitem etmedim, güldüm geçtim.

Yalanı dolanı gördüm de ne oldu? Kapadım gözlerimi, bakmadım o tarafa. Yakın da durmadım, elimi de uzatmadım.






















Durmam gerekiyordu, durdum.

Epey oldu, çikolataya adamadım en özel, en nadide anlarımı.

Ona da dur dedim.
En zoru değil midir, en derin bağı koparmak?
Kopardım!
Artık çok dikkatli olmalı…
























"Son bir umut verse biri
Ve 'güzel olacak bir gün her şey' dese
Ben inanırım belki de bu yalana
Ben de alışırım gözlerimi kapamaya"

21 Nisan 2009 Salı

"Ayna Ayna, Hadi Söyle Benden Daha Gamsızı Var Mı?"



Aylar oldu görmedim seni.

Yazık...

Ne "gel" diyorum, demeyeceğim de.
Ne de, ilginçtir, davet bekliyorum.

Kabullendim durumumuzu; biraz kırgın, biraz buruk, biraz uzak.
Biraz da öylesine işte...
Neyi beklediğimi bilmeden bekliyorum.
Ne bekleyeceğimi bilmeden bekliyorum.

Bir şey yapmak ya da söylemek için değil ama; herhangi bir gün olabilir bir araya gelişimiz ya da bitebilir bu sıfatsız ilişki...

Suçlayamıyorum kendimi. Kırgınlıklarımı dillendiremediğime kızıyorum sadece. Yaratamadığım ortamlara; severken bülbül olup, kırıldığımda lal olan dilime kızıyorum...

Bu kadar özlemeye değer miydi, tek ben miydim özleyen bilmiyorum...
Gidemiyorum,kalamıyorum; kalakalıyorum yalnızca!

Onca makyajdan sonra, aynaya baksan neye yarar ki?

14 Nisan 2009 Salı

SARIIIII....

İçim bir garip bu ara.
Hava da güzel aslında; ama belki dinlenememekten durgunluk var üstümde. Politik Psikoloji Derneği'nin, geçen hafta katıldığım eğitimi de etkiledi sanırım biraz. Bilmediğim, görmediğim şey değil belki. Yine de etkiledi. Çok mu duygusalım hakikaten? Çaresizlik mi bağlıyor yoksa elimi kolumu...

Sonra aptal saptal bir maç izledim pazar akşamı, hiç iyi olmadı. Futbol seyretmek için oturduğun televizyonun başında, resmen çirkeflik izliyorsun. İnsan nasıl özenmez "premier lig"e? "Spor yahu bu, spor!" diye bağırasım geldi yeminle...

Neyse işte, tam yeni bir haftaya umutla başlayalım derken, "dalga" geldi.
"Yok artık" demek isterdim, şaşırmak isterdim; ama hiiiç şaşırmadım. Bi' iki eksik kaldı tahmin listemden, onları da başka bir "gündem değişikliği ihtiyacı"nda hallederler sanırım.
Bu arada Deniz Feneri dosyasının (hani hakkında konuşmamız yasaklandı ya), tercümesi bitmek üzereymiş, daha yeni yani, hadi bir gülücük koyalım buraya, ağlanacak halimize gülelim :)

Tez hocamı da değiştirmiş enstitü, bugün gittiğimde gördüm, "keşke bir de bana sorsalarmış" dedim. Belki iyi bir adamdır; ama daha dakika bir gol bir önyargılı konuşmalar yaptı bana, "buyrun o zaman benimkine" dedim ve kendisinden hiç haz etmedim.
Ama hayırlısı budur belki, bilmiyorum...

Yürüdüm biraz, yağmur da yağacak belki yarın; ama yine de durgunluğum geçmedi. Sonra bir yazı gördüm facebook'ta, bir grubun ismi... Muhtemelen eğlenceli olsun diye koymuşlardır; ama ben iç çektim görünce:

"Neyleyim SARI dediğimde, LACİVERT demeyen sevgiliyi!"

(Bu arada erkek ve kadın voleybol takımlarımız finale yükseldi ve kadın basketbol takımımız da Türkiye Kupası'nın sahibi oldu)

8 Nisan 2009 Çarşamba

Gülmesen olmaz, gitmesen olmaz!



Bilmekte ve aksi yönde gitmektesin
Bile bile yanlış olur mu?
Yoksa -bildiğinden- doğru o mudur?

Gülmekte ve gülüşünün aksi yönde gitmektesin
Bile bile gülmek olur mu?
Yoksa içinden geldiğinde midir aslı?

Güldün ve gittin
_____kaldı aslında
_____hepsi bu!

23 Şubat 2009 Pazartesi

EKLE - SİL



Ekim başına denk gelirdi kayıt zamanımız bizim. Uzun tatilimizle çok havalıydık diğer okullardan. Koca yaz biterdi, ömürden aylar geçerdi.
Bazen biraz sabırsızlanırdık ne yalan söyleyim :)

Ziraat sırasında karşılaşırdık arkadaşlarla. (Ne parasıydı o alırlardı hani, her bölümden değişik miktarlarda?) Kimler ne kadar değişmiş diye bakardık. İlginçtir, mutlaka ilgimizi çeken birileri olurdu; ama dedikodu olmazdı. Keyifle paylaşırdık yaz anılarını, en acılarını bile... Temizdik daha hayattan...

Bölümlere dağılırdık sonra, panoda asılı ders listesinden ders seçmeye. Daha dijital hale gelmemişti kayıtlarımız ve ne büyük olaydı, mesela bizim bölümdekiler için; İoanna Hoca'dan almak "İnsan Hakları" dersini...
İtiraf etmeden fark ederdik; "özlemişiz ya!"

Diğer arkadaşlarla buluşurduk "City'nin Tepesi"nde... Muhabbet bitmezdi, gülmekten karnımıza ağrılar girerdi, yetmezdi.

Şehre inen servislerin yeri değişirdi ha bire... Söylene söylene binerdik ağzına kadar dolu İkaruslara. Tunalı servisini tercih ederdik biz. Yine de o zaman her yol Bahçeli'den geçerdi. Gökkuşağı denen zımbırtı yoktu, Kütüphane'nin önünde inerdik...

Hevesliydik o zaman, her yeni an için...
Bambaşka bir kentteydik; adına "evren" demişlerdi...



Ekimin ortasına denk gelirdi "ekle-sil" zamanımız bizim...
Sonra hiçbir şey o kadar kolay olmadı; vazgeçemedik aldığımız derslerden, ekleyemedik yenisini...

22 Şubat 2009 Pazar

Haberin olsun!




Yazdıklarımı bilmiyorsun. Beni bilmediğin gibi... Bildiğin bir şeyler var; ama ne bildiğinden tam olarak emin olamıyorsun, ne yazık...

Öyle dalgalı ki denizim, öyle çok rüzgarı var ki yapraklarımın, bazen ben de bilemiyorum bildiklerimi...

Şimdi sen bunu okumuyorsun ya, gözlerimi okuyacaksın daha sonra. Ne zaman sonra? Onu zaman gösterecek. Okumak iyidir, göreceksin...

İki arada bir deredeyim şimdi. Suyu buz gibi, üşüyorum sanırım biraz. Daha kalırsam buz tutacak gülüşlerim biliyorum... Sen bilmiyorsun, bilmek istemeyeceksin...

O, sen değilsin zaten, ne hükümdar ne şahsın; sade bir tatsın sen hayattan. İsminin karşılığı yok sözlüğümde. Henüz... Belki hiç olmayacaksın...

Bir yerde yetmeyecek kırptığın gözlerin, yetmeyecek şımarıklığın... Bir yerde "daha buraya gelmem" ben diyeceğim biliyorum, "bir dakika" bile istemeyeceğim senden, o kadar yani, düşün...

Yazacağım...
Vazgeçe...

14 Şubat 2009 Cumartesi

. . . A Ş K S I N S E N . . .

umutla başlayan bir gün...
aptal bir tartışmayla sabahtan gerilen sinirler...
"keşke"li anlar...
çalışmaya çalışma...
okuyarak sakinleşme...
bir türlü toparlanamayan zihin...

ve ardından sevdiğinden alınan hediye...
o an artık hiçbir şeyin önemli olmaması...
daha bitmedi belki, devamı da gelecek belki...
gelmeyebilir de...

ama o sevinç var ya!
değer :)

13 Şubat 2009 Cuma

biri Var-dı (hep)

İki kişiyi ayrı ayrı özledim bu akşam; biri sensin çocuk. Gülüşünü özledim, aklında bin tilkiyi kuyruk kuyruğa eklemediğin anlardaki keyifli sohbetini, alaylarını, heyecanlarını... Öyle birsürü şeyini...
Çocuksu halini işte...

Bir de birini özledim.
Hayalimdi sana öyle "biri"ni anlatmak... İhtimalleri sıralamak... "Eee ne düşünüyorsun?" diye sormak... Kimsenin vermeyeceği o cevapları almak... Kimsenin anlamayacağı şeylerde, daha ben anlamazken, tarafından anlaşılmak... Olanı biteni isimlendirmek...
Paylaşabilseydim eğer, sen bilirdin içimdeki yengeci, belki ilham alır yazardın yerime, ben kendimi okurdum sözcüklerinde... Şarkılar bulurdun sen bana. Gülerdim ben sana...















Özledim...
Anlatamadım...

4 Şubat 2009 Çarşamba

80ler, 90lar partisine gidiyorum, yaşasıııın :))

"Deli dolu yaşadık,
Öyle ki kimi zaman
Hani benim için ölürdün
İşte o zaman
Beni duman et
Ellerimi tut aman
Seviyorsan, istiyorsan
Bir kere de bana inan..."*

Ayşegül Aldinçle başladım güne. Aslında bu şarkıyla değil; ama olsun. Geçen gün "Şov Yapma"yı dinledim. Kriz öyle geldi sanırım. Sonra arkasından "Bandıra Bandıra", oof dedim. Ne güzeldi ya. Çocuk olduğumuz için mi, pop yeni patladığı için mi, adamlar o zaman daha içten müzik yapıyorlardı, ondan mı?

Şimdi gaza getirdim ya herkesi gideceğiz 80leri, 90ları dinleyeceğiz...
Coşarım ben; hoplarım zıplarım ne güzel, bi de önce "vafıl" yerim :)) Onu da canım çekiyor kaç gündür...

Ben de mi hazırlasam böyle bir parti acaba? Deniz Arcak, Tuğçe San, Burak Kut falan, arşivim de geniş :) Hem radyoda çalışayım ben ya, evet, harika fikir :)

"Şov yapma, şov yapma
Fark etmez, anladık seni
Her yerde sen vardın
Taktikler bitti, bitti mi?
Sorun çok, yorum yok
Oooooooo"










* Ayşegül Aldinç'in "1995/Söze Ne Hacet" albümünden "Deli Dolu"

29 Ocak 2009 Perşembe

Periliğim tuttu yine...

Geçenlerde, "feysbuk"ta, mutsuz bir iletisini gördüm bir tanıdığın, üstelik de doğum günüydü :(
Ona da yazdığım üzere;

"Hayat öyle ya da böyle bir şeyleri getirip önümüze yığıyor; hani sevgisini anlatmaya çalışan sokak kedisi, sadece onu beslediğimiz için, öldürdüğü fareyi getirip kapımıza bırakır ya, onun gibi...
Kötülüğünden yapmıyor ya hayat da bize yaptıklarını, doğası bu. İyiyi de barıdırıyor bünyede, kötüyü de. Biz de ruh halimiz hangisine elverişli ise ondan nasipleniyoruz..."

İnsan doğum gününde mutlu olmalı bence. Değilse bile senede bir gün kendisi için daha çok çaba harcamalı, hayatında hiç beceremediyse bir gün olsun, mutluluk oyunu oynamalı.
Çünkü iyimserlik de, kötümserlik de önce üzerimize yapışıyor, sonra kanımıza karışıyor.

Gerçi depresif olmak, hayattan nefret etmek falan, entel bir hava katıyor sanırım insana. Daha bi' "cool" oluyor. Daha çok erkeklerin üstlendiği bir rol bu, kadınlarda şefkat uyandırıyor sanırım :))

Mesela bir biri var tanıdığım, baksan mutluluktan gözleri parlıyor bazen, diyorum "bak, güzel günler de var hayatta"; hemen itiraz ediyor, yok efendim bunlar geçiciymiş, zahiriymiş, yok efendim bugün birlikte güldüklerimiz yarın yanımızda olmazmış, saflıkmış bu mutlu geçen anlara aldanmak falan...

Zaten zor olan bir şeyi inatla daha da zor hale getirmenin bir anlamı yok bence. Dedim ya ruh halimiz neye uygunsa onu seçiyoruz, dibi gördüğümüz çok oluyor; ama olayı da abartmanın anlamı yok yani...
Sorun varsa, bunalıma tamam; ama sorun yaratmaya hayır!

Kısacası ben bazen çoook sıkılıyorum bu "hayat çok boktan" havalarından, öyle biliyoruz, olayı deşmenin bir manası yok yani!


* * * * * *


Dünkü maçı iş yerinde izledim. (Ben dert ediyor muyum niye Kadıköy'de değildim diye, sanırım evet :P)
"Goool" diye tepinemedim; ama nasıl sevindim Deivid atınca. Salak salak sırıttım öyle. Alex olmadan kornerden gol atabilmiş olmak içimi rahatlattı :)
Bir de içimden dedim ki; bu Deivid ilk geldiği sene herkes yüzüne tükürüyordu, diğer taraftarlar nasıl dalga geçiyordu; ama sonra (sakatlandığı dönemler hariç) coştu Deivid. Neden Guiza da seneye, Deivid gibi toparlamasın, coşmasın?
Yine böyle içimdeki "pamuk taraftar" canlandı, Guiza da dahil hepsine gidip sarılasım geldi; "aman da kuzularım benim, ne de güzel oynarlarmış" diye :)
(Pamukluk ya, oynamasalar da öyle severim ben, motivasyon şart...)

Sonra düşündüm, 90 dakika hiç durmadan bağırıp, tezahürat yapacağım bir maç bana ne iyi gelir. Çok sıkıldım bu nöbetlerden, benim de motivasyona ihtiyacım var.

Haftasonu voleybol takımımız buradaymış, ona mı gitsem acaba?

25 Ocak 2009 Pazar

Emanet kanatların...

Çocuk...
Dilimdeydin, acı bir tattın eskiye dair. Şimdi sadece hatıralarda kalan kırıklıklarımla gözlerimdeydin.
Sen böyleydin.
Ben böyleydim.
Aslında anladım seni, sanırım kabullenmekten öte bir şeydi. Kabullenenler arasında anlayandım ben, anlatmadıklarını hem de...
Anlatsan zaten.........





Geçti ama, hepsi geçti...
Çok şükür dindi sancısı, içimden silinmeyen gülüşünün yokluğunun.
Geç'ti artık!

Söylemiş miydim bilmiyorum; ama "içimde açan bu siyah şey senin"...










"Tüm sözler seninse sessizlik benim.
İçimde açan bu siyah şey senin,
Yüzümden, elimden, kalbimden damlayan,
Yerlere saçılan bu renkler senin,

Elinden tutar hep götürür seni,
Kapılar kapatır bırakır beni,
Geride derinde gecenin içinde,
Seni izleyen o gölge hep benim.

Uzaklar seninse, tüm yollar benimdir,
Gördüğüm yüzünse sevmek bana emirdir,
Sana uzanan sadece ellerimdir,
Hissetmelisin!

Kalbim en sağlam, en yıkılmaz kalemdir,
Yıldızlar seninse, karanlık benimdir,
Sözlerim en dokunulmaz mabedimdir,
Gitmemelisin.

Hoşçakal deme…
Kal..

Uzaklar seninse, tüm yollar benimdir,
Gördüğüm yüzünse sevmektir emir,
Sana uzanan sadece ellerimdir,
Hissetmelisin!

Kalbim en sağlam, en yıkılmaz kalemdir,
Yıldızlar seninse, karanlık benimdir,
Sakın vazgeçme... Sakın vazgeçme...
Gitmemelisin...

Hoşçakal deme…
Kal.. "*

* Cem Adrian

21 Ocak 2009 Çarşamba

Ne haddimize efendim, ne haddimize :))

Bazı aşklar öyle "büyük", öyle "platonik", öyle "imkansız"dır ki, aşk gelemez bile yüreğine...
Görünce içinde kelebekler havalanır, kanatlarını çarparlar içinin duvarlarına, gıdıklanır gülersin.
Güldüğüne gülersin.
Hevesine...
Tutunuşuna..
Kendine...

Beklentisizliğin huzurlu sıcaklarında, "biz" olmaktan uzak, "siz"den öteye geçmeyen sevgiler büyütürsün içinde...
Hayal bile edemezken herhangi bir şefkatli cümleyi, sevmeyi seversin, dalga geçmeyi.

Belki uykusuzluğun sınırındaki yorgunluklarından birinde, bir "söz"le başlarsın (uyanmaya değil) uyanışa:
Günaydın!

"vurulur gönül dediğin
bir kuş kaçamam
mazim bu kadarmış
bozdurup harcayamam
değeri var her şeyin
altında satamam
ben unuttum dünü
geçmişle yatamam

yine akşam
yanıyor yansın sigaram
yine aşk var
dönüyor dönsün dünyam
istemem
ziyaret etme kalbimi bir daha

anladım sen çok BÜYÜKsün
sana göre değilim
bir boy EKSİK bir beden KÜÇÜK
ben sana göre değilim
benim aklım KIT
DELİiyim anlayamam
benim aklım ZOR
sorsan cevaplayamam"*

*Zuhal Olcay - Yine Aşk Var
(Aşk'ın Halleri / 2009)

:))

17 Ocak 2009 Cumartesi

"Tanrı bizi sını(sevi)yor"

Ful diye bir çiçek varmış, öyle bir oyun olduğunu duyduğumda öğrendim. Cahillik bitmiyor ki, oku oku oku yetmiyor ki...

Filipinlerin ulusal çiçeği olan Ful egzotik ve tropik bir herdem yeşil çalı imiş. Ancak soğukta yaprak dökermiş. Akdeniz ve Ege şartlarında dış mekanda yetiştirilebilmekte, diğer bölgelerimizde ise kışın içeriye alınmak suretiyle yetiştirilebilirmiş.

Haziran ayında çiçeklenmeye başlarmış. Güneş ve hafif gölge yerleri severmiş. Ful çiçeklerinden parfüm sanayisinde faydalanılırmış.

Ayrıca uzak doğuda, yasemin çayı fulden yapılırmış ve yeşil çayların aromalandırılmasında kullanılırmış. Çiçeklerinden elde edilen yağın aromaterapide yeri varmış.

Bir de ful çiçeğini koklarken burnunuzu değdirmemeniz gerekirmiş, yoksa kararırmış.

Şöyle bir güzellik:



Ben tabii bu bilgileri internetten öğrendim. Çok seviyorum; agaclar.net diye bir site var, arada bir girip bakıyorum böyle ağaçlara falan; ama ful çiçeğine bakmak aklıma gelmedi.

Acaba Fulden, Fulya gibi isimler de bu kökten mi geliyor? Ben sanki fulya ile nergis aynı şey diye düşünmüştüm, buna da bakmak lazım...

* * * * * * * * * *

"Ben Romeo'nun Jüliet'i tanıdığından daha fazla tanıyorum seni. Sen de beni Juliet'in Romeo'yu, Ophelia'nın Hamlet'i, Eva Braun'un Hitler'i, Diana'nın Charles'ı tanıdığından daha fazla tanıyorsun. En azından onlardan daha çok sohbet ettik. Daha çok vakit geçirdik birlikte.
Ve yakında sıra ölüme gelecek. Bütün aşıklar gibi. Aşkımızla ilgili yazılı bir belge olmayacak belki; ama ilgilenenler ilerde internet kayıtlarından bulabilirler bizim hikayemizi.
Ve ben, iki sevgiliye yaraşan en güzel ölümü buldum. Anlatayım mı?
Siyanür dolu bir küvete girmeliyiz önce ya da baldıran otu... Evet, bu daha iyi. Siyanür derimizden içeri girebilir ve de vaktinden önce öldürebilir bizi.
En iyisi baldıran otuyla kaynatılmış köpüklü su. Üzerinde ful yaprakları. Binlerce yaprak. Önce o suya girip yıkanmalıyız... Saatlerce... Sadece dokunmalıyız birbirimize. Ellerimizle... Saçlarımızı okşamalıyız. Omuzlarımızı, göğüslerimizi, bacaklarımızı... Sonra çıkmalıyız köpüklerin ve ful yapraklarının arasından... Gözlerimiz kapalı, kokularımız ciğerlerimizde, tenimiz, terimiz ve baldıran otlu vücutlarımız birbirine karışmış, dakikalarca sevişmeliyiz. Wagner çalmalı odada. Faust bizi izlemeli perdenin kenarından, sessizce..."

Nedense bunu dinlerken aklıma bir Ümit Yaşar Oğuzcan şiiri geldi. Ezbere bilirdim bu şiiri ben, şimdi de zorlasam hafızamdan çıkarırım yani o derece. Sonra Ayna grubu bunu şarkı da yapmıştı; çok sevmemiştim.
En güzel kısmı, ölüm mekanını tarif ettiği kısımdır:

"dağ başında bir avcı kulübesi
yerler diz boyu kar
ocakta ateş
dışarda rüzgar
hadi gel

önce sevişmeliyiz uzun uzun
yerdeki ayı postunun üzerine uzanmalıyız
bütün vücudunu santimetrekarelere ayırıp
birer birer öpmeliyim
ve sonra sımsıkı sarılmalıyım sana
böylece ölmeliyiz
aradan yıllar geçip
bizi buldukları zaman
etlerimiz çürümüş olsa da
kemiklerimiz ayrılmamalı birbirinden
hadi gel

nefes almak hüner değil
seninle ölmek istiyorum."

* * * * * * * * * *

Oyunun güzelliğinden mi, tiyatroya gitmeye ihtiyacım olduğundan mı, konunun damara damara basışından mı, yoksa Musa Uzunlar'a hayranlğımdan mı bilemiyorum; ama çok keyif aldım oyundan. Sahne falan da ilginçti; ama ben yine her zamanki gibi sözlere takılmış haldeydim. Civan Canova'yı da harcamışlar dizilerde meğer. Ayrıca o nasıl bir sestir Musa Bey? Seni sadece o gıcık diziyle tanıyanlar utansın...

* * * * * * * * * *

"ben hem rasyonal nihilist hem de dini bütün materyalistim" :))

"artık özgürüm, öyle yalnızım ki..."

Günlerdir hiç sıkılmadan Cem Adrian dinliyorum; ama hakikaten dinliyorum.
Sanki telefonda bana önemli bir şey anlatıyormuş gibi Cem, kulaklarımı açıp dinliyorum. Ben, müzikle okurum, çalışırım, ıvır zıvır ne varsa müzik dinleyerek yaparım; ama bu adamı dinlerken dikkat kesiliyorum. İşi gücü bırakıyorum, mesela bunu yazıyorum ya şimdi, dura dura yazıyorum :) Müzik varken normal, Cem'in sesi duyulunca bırakarak :))

Acaba müziğinde böyle hipnotize eden bir şey mi var?

Ne yalan söyleyim, ilk albümünü dinlemiş, bir kenara koymuştum. Çok da alışık değildim, alışma havamda da değildim. Sonra "Aşk Bu Kenti Terketti" dedi, beni aldı götürdü...
Arada bir seçkiler albümü var, o da güzel; ama bu "Emir" nedir?

Biri beni Cem'in sevdiği gibi sevse keşke...
Bazı insanlara aşık olasınız gelir, onları sevmeyi durduramazsınız, doğanın bir kuralı gibidir, elinizde değildir. Benim de işte bazen sevilesim gelir; aşık olunasım.
İster burnu büyük olmak olsun, ister ukalalık, kendini bir halt sanmak falan. Benim böyle sevilesim var. Yani siz bir adamı bırakıp gidiyorsunuz, sebep ne olursa olsun, "gitme" demek var demek var. Adam öyle bir "kal" demiş ki, kalasınız geliyor. "Kalmaya değer" dedirtiyor.

Sevip de ifade edemeyen bir adamın sevgisi, teselli olabiliyor; ama tatmin etmiyor. Yazan erkek, ifade eden erkektir. Hep diyorum, yazan erkekleri seviyorum. "Duygu" dediğin duymaktan ibaret değil ki, duyurmak da var... Kökü, özü aynı belki; ama ek'i de önemli değil mi? Hayat ek'lenenlerden ibaret değil mi?

"çocuk...
sil yüzünden tüm yalanlarını bu şehrin.
topla kalbini cadde cadde, sokak sokak...
kazı ayak izlerini birer birer gri kaldırımlarından...
bakma yüzlerine hiç...
görme onları...
çocuk bu kez ağlama...
bu kez git.

gölgeni, ismini sil yavaş yavaş...
giderken bu kentten tükür yüzüne yalnızlığının...
kalbini, kendini sök yavaş yavaş...
giderken bu kentten sakın ağlama sus...

unut!
ne yaptı sana!
unut!
ne söyledi!
unut!
ne varsa vazgeçtiğin...

yüzünde korkularla...
içinde çığlıklarla...
kalbinde simsiyahlar…
nereye gidiyorsun?

hep bu şarkılarla...
kıymetsiz dualarla...
utanmaz bir yağmurla…
nereye gidiyorsun?

yolları, duvarları geç yavaş yavaş...
giderken bu kentten bir piç gibi bırak yalnızlığını...
ve o siyah saçlarını kes yavaş yavaş...
giderken, terk ederken savur yüzüne yalnızlığının...

ve unut ne yaptı sana!
unut neler anlattı!
unut ne varsa vazgeçtiğin!

yüzünde korkularla...
içinde çığlıklarla...
kalbinde simsiyahlar…
nereye gidiyorsun?

hep bu şarkılarla...
kıymetsiz dualarla...
utanmaz bir yağmurla…
nereye gidiyorsun?

yüzünde korkularla...
içinde çığlıklarla...
kalbinde simsiyahlar…
nereye gidiyorsun?

bu sahte baharlarla,
kıymetsiz dualarla...
utanmaz bir yağmurla…
yine mi gidiyorsun?

çocuk...
her vedanın ardında bir bekleyeni vardır kimsenin bilmediği...
ve her gözyaşının altında bir dua kimsenin duymadığı...
çevir gökyüzüne başını...
bakma arkana!
daha sert basa basa, daha güçlü!
anlat bu kara şehrin yollarına ak adımlarınla!
gitmek yenilmek değil kazanmak da!
gitmek gitmektir işte...
hepsi bu.
"

Böyle sevenler, bir de yazanlar silsilesindeki diğer bir değerli arkadaşımız da Emre Aydın'dır, ki o hal tavır olarak, "lütfen beni sevsin, izin versin ben de seveyim" grubundan...

Bu gruptaki erkek, öyle izin vermediği sevgilerden rahatsız olur, uzak durur, kızlar bu tavra "cool" diyor. Öyle "cool" havalara girenlerden bahsetmiyorum tabii, gerçekten "cool" olanlardan bahsediyorum. Bazı insanlarda "bana sordun mu beni severken" havası oluyor; asalet, zerafet artık adı neyse işte...

Sevmek kolay olan aslında, hele yukarıda bahsettiğim "sevmeyi durduramadığınız bir tip" varsa karşınızda, çoook kolay. Zaten bunlar dışında kimi seveceğimize de biz karar veriyoruz.

Ama işte sevilmek seçilemiyor. Kanmamak lazım o bilmem kaç adımda onu kendinize hasta edin tarzı kişisel gelişim tantanalarına... Ben işte seçiyorum; Cem Adrian sevsin beni, Emre Aydın sevsin, yazabilen erkeklerden dem vurmuşken Kürşat Başar da sevsin :)

Nereden nereye geldi konu...

9 Ocak 2009 Cuma

DALGA - KIRAN




Sen misin şimdi kah kah gülen... Gül tabii...

Orada...
Burada...
Kapı önlerinde...
Flaşlar patlarken yüzüne...
Bakarken aynaya...
Gül, salyalar saça saça...

*****

Biliyorum, bir dalga alacak bizi... Hangi denize savrulacağız, bilinmez; ama öyle kolay olmayacak boğulmak... Öyle kolay değil susmak!

Bir susup bir konuşuyoruz ya hani, kapatamıyoruz ya koca çenemizi. Bu hiçbir şey değil...
Gariptir korkmuyoruz da olacaklardan, "öğrenilmiş korkusuzluk" konusu olduk, denek olduk psikolojik deneylere...

Ölmedik işte, bak...

Patlıyoruz...
Oradan...
Buradan...
En soğuk denen köşelerden...
Nem kokan topraklardan...
Basıldıkça üzerimize...

*****

Kaçıncı dalga alır bizi, bilinmez; ama elbette durulur bu deniz, çekerler kumunu, deşerler altını, deniz denizlikten çıkar dalga dalgalıktan...

Gül sen, salyalar saça saça...
Kırılacak kemiğimiz kalmadığında, korkmuyor musun gireceğimiz deliklerden?